Diktatörlük neden yeniden doğar?
Yazar, istibdadın sadece yukarıdan dayatılmadığını, aksine toplumun zihinsel ve davranışsal katılımıyla yeniden üretildiğini söylüyor. İnsanlar özgürlüğün sorumluluğundan kaçıp, yurttaşlık olgunluğu yerine güçlü bir kurtarıcı aradıkları sürece; diktatörün devrilmesi özgürlükle sonuçlanmaz, sadece istibdadın çehresi değişir.
“Güçsüzlerin Gücü” kitabında dikkatimi çeken noktaları, İran’ın mevcut koşullarını da göz önünde bulundurarak sizinle paylaşmak istiyorum. Václav Havel bu kitapta şunu söyler: Diktatörlük sadece yukarıdan dayatılan bir siyasi yapı değildir; aynı zamanda toplumsal ve psikolojik bir durumdur. Toplum bu duruma katılmazsa, diktatörlük ayakta kalamaz.
Ve der ki: Despotizm yalnızca “halkın üzerinde” hüküm sürmez; kısmen “halk tarafından” yeniden üretilir.
Havel’e göre bir toplum, bir diktatörden kurtulmak için başka bir diktatör aramaya başlıyorsa, sorun artık yüzlerin değişmesi değildir; sorun, zihnin hâlâ özgürleşmemiş olmasıdır (başka bir deyişle zihinsel köleliktir). İşte bu noktada özgürlük, bir sorumluluk olarak değil, bir tehlike olarak algılanır.
Totaliter sistemler insanları politik olarak olgunlaştırmaz; onları çocuk gibi tutar. Karar verme, hata yapma, sorumluluk alma ve hatta düşünme bile yukarıya devredilir. Bunun doğal sonucu şudur: Toplum bir kriz anında “biz artık işleri elimize almalıyız” demek yerine, daha güçlü bir baba figürü ya da daha kararlı bir kurtarıcı arar. Bu acil kurtuluş arzusu, özgürlüğün ağır yükünden kaçıştan başka bir şey değildir.
Havel, “hakikat içinde yaşamanın bir bedeli vardır” der. Demokrasi; sürekli katılım, görüş ayrılığı, hesap verebilirlik ve hatayı kabul etmeyi gerektirir. Toplumun bir kesimi için bu yol, itaatten daha zordur. Bu yüzden diktatör cazip hale gelir; çünkü şu vaadi verir: “Düşünme, soru sorma; senin yerine ben karar veririm.” İşte popülizm ile otoriterliğin kesiştiği nokta tam olarak burasıdır.
Öte yandan tarihsel hafızası tahrip olmuş bir toplum, tehlikeli nostaljilere açıktır. Geçmişteki despotizmlere neden karşı çıktığını bilmeyen bir toplum, yalnızca bugünkü koşullar kötü diye, geçmişteki diktatörlükleri aklamaya başlar. Bu çarpık mantık, Havel’e göre siyasal cehaletin bir göstergesidir.
Sonuçta tek sesliliğe alışmış bir toplum, devrim yapsa bile çoğu zaman yeniden tek seslilik ister. Diyalogun yerini tasfiye, fikir ayrılığının yerini düşmanlaştırma alır. Böyle koşullarda bir diktatörün düşmesi, zorunlu olarak özgürlüğe yol açmaz; sadece gardiyan değişir.
Kısacası, sağlıklı bir siyasal yapı ancak sağlıklı bir toplumun ürünüdür. Yurttaş olmayı öğrenmediğimiz ve tebaa olmaktan vazgeçmediğimiz sürece, yukarıdan gelen her değişim yalnızca aynı despotizm döngüsünü yeniden üretir. Diktatörler, hâlâ kendi ayakları üzerinde durmaya cesaret edememiş halkların omuzlarında yükselir.
Daha somut anlaşılması için örnek vermek gerekirse:
Bazı kesimlerin, kolektif bir irade inşa etmek yerine daha önce deneyimlenmiş bir diktatörlüğe yönelme heyecanı;
Özgürlüğün karmaşıklığından kaçış nedeniyle, tarihsel bir yüzleşme olmaksızın geçmiş diktatörlüklerin aklanması;
Çoğulculuğa ve diyaloğa karşı sabırsızlık;
Köle zihniyetinin oluşması ve demokrasinin ne olduğunun bilinmemesi…
Bunların hepsi, mevcut despotizm yıkılmadan önce bile, despotizmin yeniden üretilmeye başlandığının işaretleridir.